Defter Ekonomi

Tribün öfkeyi değil, aidiyeti öğretmeli

Stadyuma giden bir çocuğun orada ne öğrendiği, futbolun geleceği hakkında skor tabelasından daha fazlasını söylüyor.

Geçen hafta sonu, on yaşındaki yeğenimi ilk kez bir maça götürdüm. Kale arkasındaki tribünde, takımın formasını gururla giymiş, her pozisyonda ayağa fırlayan bir çocuk gördüm. Doksan dakika boyunca gözlerinin parladığını izledim. Sonra yan tarafımızdan, rakip oyunculara yönelik ağır bir küfür yükseldi. Yeğenim bana döndü ve sordu: "Bunu söylemek de maçın parçası mı?"

Bu soru, maç bittikten sonra da aklımdan çıkmadı. Çünkü tribün, bir çocuğun kalabalık içinde nasıl davranılacağını, bir topluluğa ait olmanın ne demek olduğunu öğrendiği ilk yerlerden biri. Orada duyduğu her söz, gördüğü her tavır, ona bu aidiyetin nasıl bir şey olduğunu anlatıyor.

Tutku ile öfke aynı şey değil

Futbolu futbol yapan şeyin tutku olduğuna şüphe yok. Sessiz bir stadyum kimsenin hayali değil. Tezahüratlar, besteler, koreografiler, saatlerce süren ortak heyecan bu oyunun ruhudur. Ama tutkuyla öfke arasında ince bir çizgi var ve bu çizgi çoğu zaman bir tribünde, birkaç kişinin tavrıyla aşılıyor.

Bir taraftar grubunun gücü, rakibe ne kadar bağırdığıyla değil, kendi takımını ne kadar güzel desteklediğiyle ölçülür.

Dünyanın farklı liglerinde, taraftar gruplarının kendi içinde öz denetim kurduğu güzel örnekler var. Bazı tribünler yaratıcı tezahüratlarıyla, bazıları yardım kampanyalarıyla, bazıları da rakip takımın taraftarlarını misafir olarak ağırlamalarıyla anılıyor. Bu örnekler, aidiyetin bir düşmana ihtiyaç duymadığını gösteriyor.

Kulüplerin de burada büyük sorumluluğu var. Aile tribünleri, çocuklara yönelik maç günü etkinlikleri, taraftar derneklerinin sosyal sorumluluk çalışmalarına destek, stadyumları yalnızca kazanma ve kaybetme mekânı olmaktan çıkarıp bir buluşma yerine dönüştürebilir. Yaptırımlar elbette gerekli, ama kalıcı değişim ancak tribünün kendi içinden gelir.

Medyanın dili de bu tablonun parçası. Maçları bir savaş gibi anlatan, her yenilgiyi bir ihanete dönüştüren yorumlar, tribündeki öfkeye sessiz bir meşruiyet sağlıyor. Biz spor yazarları da kelimelerimizi seçerken bunu hatırlamak zorundayız.

Burada sorumluluk, tribünde yanımızda oturan her yetişkine de düşüyor. Çoğu zaman küfreden birkaç kişiye bir şey söylemekten çekiniyor, sessiz kalmayı tercih ediyoruz. Oysa kalabalığın çoğunluğu aynı rahatsızlığı paylaşıyor. Sakin ama kararlı bir uyarı, yanında çocuğuyla oturan bir babanın bakışı, tezahüratı yeniden takıma yönelten bir grup lideri, tribünün havasını sanıldığından çok daha hızlı değiştirebiliyor. Sessiz çoğunluk sesini bulduğunda, öfke azınlıkta kalır. Tribün, sonuçta orada oturan insanların toplamından ibarettir; onu değiştirecek olan da yine onlardır.

Yeğenimin sorusuna o gün şöyle cevap verdim: "Hayır, maçın parçası şarkılar, alkışlar ve iyi oyun. Gerisi bazı insanların yanlış alışkanlığı." Maçtan dönerken bütün yol boyunca takımın marşını mırıldandı. Umarım yıllar sonra tribünden aklında kalan şey o marş olur, öfke değil. Futbolun geleceği, biraz da bu çocukların neyi hatırlayacağına bağlı.

Haberin tam sürümünü açın